1881’de Selanik, Osmanlı Devleti’nin en canlı liman şehirlerinden biriydi. Rıhtımda vapurlar yük boşaltıyor, Balkanlar’ın içine uzanan demiryolu şehri Avrupa’ya bağlıyordu. Sokaklarda Türkçe, Ladino, Rumca, Bulgarca ve Fransızca aynı anda duyulurdu.
Bu şehirde büyüyen çocuk, imparatorluğun bütün renklerini ve bütün çatlaklarını çok erken yaşta gördü. Elli yedi yıllık hayatın ilk on sekiz yılı, bu sayfadadır.
Bir liman şehri
Şehrin simgesi deniz kıyısındaki Beyaz Kule’ydi. Etrafında kahveler, iskeleler, yük arabaları vardı. Şehrin arkasında, yamaçlara tırmanan Türk mahalleleri uzanırdı.
Selanik ticaretin, gazetelerin ve yeni fikirlerin şehriydi. İmparatorluğun başka hiçbir yerinde bu kadar çok okul, bu kadar çok matbaa yan yana bulunmazdı. Yeni usulde eğitim veren okullar burada açılıyor, Avrupa’dan gelen kitaplar burada okunuyordu.
Ama aynı şehir, Balkanlar’daki çözülmenin de tam ortasındaydı. Çevredeki dağlarda silahlı çeteler dolaşıyor, her milletin kendi devletini kurma hayali şehrin havasına karışıyordu.

Üç katlı bir ev
Mustafa, 1881 yılında bu evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dı.
Ali Rıza Efendi bir süre vakıflarda kâtiplik, sonra gümrük memurluğu yaptı; daha sonra kereste ticaretine girdi. Zübeyde Hanım, Selanik yakınlarındaki Langaza taraflarından gelen, dindar ve iradeli bir kadındı.
Ev sade bir Selanik eviydi: sokağa taşan cumbası, avlusu, ahşap merdivenleri. Bugün müze olarak ziyaret edilen bu evin bir odasında, onun doğduğu yer gösterilir.
Doğum gününün hangi gün olduğu kayda geçmemişti. Yıllar sonra, kendisine sorulduğunda, hayatının yönünü değiştiren günü işaret etti: Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs.

Ayakta kalan iki kardeş
Mustafa, kalabalık bir evin çocuğuydu; ama o ev, çocuklarını birer birer kaybeden bir evdi.
Ondan önce doğan Fatma, Ömer ve Ahmet küçük yaşta öldüler. Ondan sonra doğan Naciye de çocukken hayatını kaybetti. Yetişkinliğe yalnızca iki kardeş ulaştı: Mustafa ve ondan birkaç yaş küçük olan kız kardeşi Makbule.
Zübeyde Hanım’ın bütün umudu, hayatta kalan bu oğlundaydı. Mustafa da annesine ömrü boyunca derin bir sevgiyle bağlı kaldı. Makbule ise ağabeyinin hayatının sonuna kadar yanında olan kardeşi oldu.

İlk hatıra: okul kavgası
Yıllar sonra, gazetecilere çocukluğunu anlatırken ilk hatırladığı şeyin bir okul tartışması olduğunu söyledi.
“Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, mektebe girmek meselesine dairdir. Bundan dolayı annemle babam arasında şiddetli bir münakaşa vardı.”
Kendi anlatımından · Vakit gazetesi, 10 Ocak 1922
Annesi, oğlunun ilâhilerle, eski usulde mahalle mektebine başlamasını istiyordu. Babası ise o yıllarda yeni açılmış, okuma yazmayı yeni yöntemle öğreten Şemsi Efendi’nin okulunu istiyordu.
Ali Rıza Efendi, ikisini de kırmayan bir çözüm buldu. Mustafa önce törenle mahalle mektebine başladı; annesinin gönlü oldu. Birkaç gün sonra oradan alınıp Şemsi Efendi’nin okuluna yazdırıldı.
Bu küçük ev tartışması, ileride bütün bir milletin önüne gelecek büyük sorunun minyatürü gibiydi: eski usul mü, yeni usul mü?
Babasız kalan çocuk
Mustafa henüz küçük bir çocukken Ali Rıza Efendi öldü. Kaynakların çoğu bu ölümü 1888’e, Mustafa’nın yedi yaşına tarihlendirir.
Geride kalan aile geçinmekte zorlandı. Zübeyde Hanım çocuklarını alıp Selanik dışındaki Rapla Çiftliği’ne, ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına gitti.
Şehirli çocuk burada toprakla tanıştı. Kendi anlattığına göre kız kardeşi Makbule ile birlikte tarlada nöbet tutar, ekinlere dadanan kargaları kovalardı. Okulsuz geçen bu günler annesini huzursuz ediyordu; oğlunun okuması gerekiyordu.
Sonunda Mustafa okumak için Selanik’e, teyzesinin yanına gönderildi.

Bir tokat ve bir karar
Selanik’te Mülkiye Rüştiyesi’ne yazıldı. Ama orada uzun kalamadı.
Bir gün sınıfta bir arkadaşıyla kavgaya karıştı. Öğrencilerin “Kaymak Hafız” dediği öğretmen onu çok sert biçimde dövdü. Mustafa bir daha o okula dönmedi; annesi de onu geri göndermedi.
Okulsuz kalan çocuk, kendi yolunu yine kendisi arayacaktı.
Komşu çocuğunun üniforması
Mahallede, bir subayın oğlu askerî okula gidiyordu. Mustafa onun üniformasına bakar, kendini o elbisenin içinde düşlerdi.
Zübeyde Hanım oğlunun asker olmasını istemiyordu; tek oğlunu cepheye vermekten korkuyordu. Mustafa da annesine haber vermeden Askerî Rüştiye’nin sınavına girdi ve kazandı. Annesi, olup biteni sonradan öğrendi.
Hayatının yönünü ilk kez, on iki yaşında, kendisi seçmişti.
“Oğlum, senin de ismin Mustafa, benim de… Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı. Bundan sonra adın Mustafa Kemal olsun.”
Matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Sabri Bey’in sözleri, kendi anlatımından · Vakit, 10 Ocak 1922Kemal
Rüştiyede en sevdiği ders matematikti ve kısa sürede sınıfın en iyisi oldu.
Matematik öğretmeni Mustafa Sabri Bey, aynı adı taşıdıkları bu öğrenciye ayrı bir ad verdi: Kemal. Arapçada olgunluk, mükemmellik demekti. Çocuk o günden sonra Mustafa Kemal olarak anıldı.
Öğretmeni, onun bilgisine öyle güvendi ki derslerde zaman zaman sınıfı ona bıraktı. Okul arkadaşları, bu ciddi, az konuşan, kendine güvenen çocuğun liderliğini daha o yaşta kabul ediyordu.
Annesinin yeni evi
Bu yıllarda Zübeyde Hanım, Ragıp Bey adında biriyle evlendi; evliliğin yılı kaynaklarda farklı verilir.
Genç Mustafa Kemal bu evliliği kolay kabullenemedi ve bir süre annesinin yeni evinden uzak durdu. Ama annesine olan bağlılığı hiç eksilmedi. Hayatının sonraki bütün yıllarında, en zor zamanlarında bile ona mektup yazacak, onu yanına almaya çalışacaktı.
Dağların arasındaki okul
1896’da Manastır’daki Askerî İdadi’ye geçti. Manastır, imparatorluğun Balkanlar’daki en hassas şehirlerinden biriydi.
Şehrin çevresinde Bulgar, Rum, Sırp ve Arnavut çeteleri çatışıyordu. İmparatorluğun dağılışı burada bir kitap konusu değil, her gün konuşulan bir gerçekti.
Arkadaşı Ömer Naci sayesinde edebiyata ve hitabete merak sardı, şiir yazmayı denedi. Tarih öğretmeninin etkisiyle tarihe ilgi duydu. Fransızcasını ilerletmek için okul dışında da ders aldı.
Okul arkadaşları arasında, ilerideki yıllarda yolu yeniden kesişecek isimler vardı. Ama o sıralarda hepsi, imparatorluğun nereye gittiğini soran genç öğrencilerdi.

Bir öğrencinin karnesi
Yanda, Manastır Askerî İdadisi’nde üçüncü sınıf öğrencisi olan Mustafa Kemal’in karnesi duruyor.
Osmanlıca yazılmış bu kâğıtta, ilerideki başkomutanın ve başöğretmenin öğrencilik yılları saklı. Derslerinde başarılı, disiplinli, ama düşüncelerini saklamayan bir öğrenciydi.
1899’un başında idadiyi bitirdi. Önünde artık imparatorluğun başkenti vardı.

İstanbul’a
On sekiz yaşındaki Mustafa Kemal, İstanbul’daki Harbiye’ye, Mekteb-i Harbiye-i Şahane’ye kaydoldu.
Arkasında, çocukluğunun geçtiği şehri bıraktı: rıhtımı, Beyaz Kule’yi, annesini, kız kardeşini, babasının mezarını.
O gün bilmiyordu ama Selanik’e yalnızca birkaç yıllığına, genç bir subay olarak dönebilecekti. On üç yıl sonra doğduğu şehir başka bir devletin sınırları içinde kalacak, bu acı onun hayatının dönüm noktalarından biri olacaktı.
